4 Mart 2015 Çarşamba

Balon

     Sevgi güzellik ister gülüm, güzellik emek ister
     Güzellikten de değil gülüm, yürekte ateş ister

     Bir Kızılırmak parçası, uzun zamandır beni yazmaktan alıkoyan ne varsa, söküp atıyor. Uzun zaman oldu sevgili blog'um. Neredeydim, neden bu kadar içimi yoklamayı ihmal ettim, izin ver,  anlatayım:
     
     Nereden başlasam? Git, daha derine... 
     
     Yazmak çoğu zaman yaralarıma kabuk bağlatır, ama ben uzunca bir dönem yaralarıma bakmaya bile cesaret edemedim. 'Yara'larımız, psikiyatrinin tanımıyla takılıp kaldığımız 'şemalar'ımız, bizim can kafesimiz. 
Bu kafesi önce farketmek, sonra da terk etmek gerek. Yalnız 'terk etmek' deyince, biraz durmam gerekiyor, bu benim zaten kendi can kafesim. Derin bir nefes alıyorum, buradan daha derine gidemiyorum. Başka bir konuya atlayasım var. 
     
     Bana 'bayan' diye hitap edenlerin suratına domates fırlatmak istiyorum. İki gün önce, yani pazartesi günü gittiğim markettin et reyonundaki görevliye, 'pardon, et cuma günü mü gelmişti?' diye sordum. Beklemiş olmayanından istediğimi belirttiğimde, bana kızarak, 'bayan, beklemiş et makbüldür' diye gürledi. Dinlenmiş et ile beklemiş etin arasındaki farkı bildiğimi söyledim ve çıkıp gittim. Cinsel kimliğin üstünü çizerek geçen ve bunu da karşısındakini hakir görmek için kullanan 'seks'istler. İçi boş kafalarınız, rüzgarda balon gibi havalansın ve bir daha geri gelmemek üzere uzaya kadar gidin.

    Bu kadar!

3 Eylül 2014 Çarşamba

Tamamen Kimyasal

     Bugün koşarken yan tarafıma vuran gölgemi izledim. Eskiden koşarken, gücümü idareli kullanmanın yolunu yere bakarak gölgemi izlemekte yakalamıştım. Çevremdeki manzarayı (deniz, ağaç veya yüksekte bir ova) bir kenara bırakarak yola devam ederdim. Bugünse güneş batarken bulutların arasındaki 'pembe lolilop' torbasına dalıp gittim. Zaman zaman  koşarken ince bir ipe takıllı olduğum ve çekildiğim hissi geliverir, o zaman anlarım ki 'beyaz zon' yaklaşıyor. Şimdilerde ne takılı ip, ne de yere çakılıkalan bakışımdan eser yok. Disiplini tekrar kazansam bile, ödül hemen gelmiyor. Sabırla, ne zaman geleceğini bilmeden, devam etmek lazım. 'Neden koşuyorsun' diyenlere artık kesin bir cevabım var; 'tamamen kimyasal!'... bir his için koşuyorum ve tek rakibim var, kendim.

   Uzun mesafe koşunun bana vereceği zararları biliyorum. Maratonlarda, madalyalarını almak için kürsüye çıkan yaşı 40'ın üzerindeki kadınların, aşırı idmandan vücütlarının erimeye başladığına bir çok kez şahit oldum. Yerçekimi bende de etkisini göstermeye başladı. Şimdi bu bedel için pazarlığa oturma vakti geldi. Vazgeçmek?  Hadi oradan!

Ve kendime bir dipnot: Koşmak, çelik gibi bileylenmiş bir iradenin en kolay yolu. 

24 Mart 2013 Pazar

Zımbırtı

Öykücülüğe soyunduğum bu günlerde harfleri sadece beni işitenler için klavyeme vurararak kendime soruyorum; Neyim ben? Birine  arkadaş, birine doktor, birine komşu, birine abla ve birine evlat. Sevginin sezgisel gücüyle hepsinin beni kendince sevdiğini biliyorum ama hep o eksik kalan yanımı, görünmeyen yanımı, farkedememelerine arada bir bozuluyorum.

İdari nöbetteyim ve sakin geçiyor. Klavyeye vurmak kolaylaşıyor. İçimden geçeni söylemeye hep kararlı yanım, neden değişime uğradı ve kendine ket vurdu? Sözün işe yaramadığı noktaya beni savuran ne oldu? Ne oldu da 'elma' nın tekrar ağındayım ve savaşıyorum.

Benim adım Elif, bana değen insanların hayatıma kattığı hazine beni ışıldatırken, sıçrayan çamurla da hep başa çıkabilirken , ne oldu da 'başkalaşım' başladı yine? Olduğumla yaptığım arasındaki boşluğa düşmekten kurtulmak için tekrar, 'Benim adım Elif'. 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun?'daki tondan değil ama masal kitabı okunurken bir başlangıç cümlesi hafifliğinde...

Her ne kadar tiyatrosunu seyretmemiş olsam da 'Kadınlık Bizde Kalsın' deyişi geçi geçiveriyor bu aralar içimden sıklıkla. Tam da kimliğimi sorgulama dönemindeyken, dün gece trafik polisine Kadıköy'de takıldım, yanımdaki arkadaşımla. Gece, sürücü kadın, yanındaki erkek olursa, hiç şansınız yok, tarama alanındasınız, o salak düdük kıvamlı zımbırtıyı bana üç kez  üfleten memurun yüzündeki  sırıtışa inadım, gözlerimi şaşıladım her seferinde. Aferin iyi b.. yedim. Bir daha gerekirse hastanede kan vereceğim ama üflemeyeceğim.

İdari nöbetim devam ederken Necati Cumalı'nın 'Yük' adlı öyküsüne dönerek, tuşlara veda ediyorum.

2 Aralık 2012 Pazar

Sicim


Sevgili ekranım,
Senden uzak kalsam da gizli gizli içimden konuşulası modda devam ettim yazmaya. Şu an hiç bir kelimesi aklımda olmasa da rahatsızlık duyma özlemi içinde olan bünyeme bir aralıksın ne de olsa sen.

Üzerime yapışıp kalan 'aynı'lıklardan sıyrılmak ve  bugünümün yarınımla aynı olmaması için öncelikle aforizmalara kulak asmayı bırakıyorum. Olmayan fizik bilgimle, sicim teorisine göre hiç bir maddenin birbirine değmediği ve ne olursa olsun aralarında bir mesafenin olduğu sonucu aklımda yarım yamalak kalmış. Ne virüs ne içtiğim su ne de bir dokunuş ? Hepsi mi yok aslında? Varlık sorusunun karşına koyulabilecek olan zaten hiç mi yoktu?

Beden iplerini tek tek çözerken, boşluğun kucağındaki şaşkınlık ve telaş ... Kelimlerle düşünme alışkanlığının sancısından kurtulmaya çalışırken, kozadan çıkma korkusu ... Değişimin kaynağının asla değişmeyeceği tarafımla barış yapmak ...  Çözümün olmaması olasığını gülümseyerek karşılamak ...Toplum ve aile kurallarının arasına sıkışıp kalmış olan her sancılı insan evladı gibi, bir gün gelip acınılası bir alternatifsizlik içinde hayretle bunu kırmış olanlara bakmak... Yazmak için karanlık bir gecenin loş ışığını her zaman arasam da gündüz yakaladığım fazla aydınlık bir  köşenin  keyfini  çıkarabilmek ...

Hayat dipnotlarım bir daha beni bu kadar yormayın lütfen.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fazıl SaY

Körfez nöbetinden  merhaba. Aklımın tuşlarından uzun süre ayrı kalmak bana yaramıyor. Hava da şu an benim gibi ayar yapıyor galiba kendine. Yağsam mı, essem mi, parlasam mı! Koyu gri bunalımlı havalardan  gizli bir keyif alarak, dönemsel sürecimi kendime dikte ettirmeye devam. 

Dün Fazıl Say'ın veda yazısını okudum. İçerledim yaşadıklarına. Başarısının altında yatan keskinliğinin , ait olduğu toplum tarafından bu kadar hırpalanmasına kızdım. 'Miş gibi' yaşayanlara teklifsizçe geçirdiği laflara o kitle elbette alkış tutamaz ,ama tarzındaki kara mizahı belki biraz dank edebilirdi. Kendimizi biraz yargılamak, dogmatik düşünüşümüzü kırmak için bir geçit inşa edebilecekken ve inancın şekilbaz halini kovabilecekken, biz buna aracı olan sanatçıyı kovuyoruz. Elimize sağlık. Kınamızı ısmarlayalım. 

Fazıl Say'ın başarısı tesadüf değil. Buna üniversite öğrencilik yıllarından şahidim. Fazıl Say içimizdeki putları kırıyor abiler ablalar. Konser atmosferinde kendini tanımlarken, dinleyicisinin de gerçekten nabzını tuttuğunu veda yazısında anlatmış. Dinleyici koltuğundan pianistin koltuğuna kadar haklı. Etrafla kurduğu bağ bu kadar güçlüyken, iç sesini dinleyip  başarıyla ortaya dökebilen bir sanatçının çevresine dair eleştirileri, 'komformist'  yaşayan insanları karşısına alır tabi. (Almış zaten 5N1K da da) Bir kına da onlara! Ekmek kavgası mı, vicdan hesaplaşması mı galip gelecek acaba? 

Bir  Zen anekdotu ile durumu tekrar düşünsek lütfen;

Öğrenci ustasına sorar:
''Ego nedir?'' 
Usta yüzünü buruşturarak öğrenciye dönüp, ''bu ne kadar aptalca bir soru, bunu ancak bir aptal sorabilir''    der.

Öğrenci allak bullak olur, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştir.
Usta gülümser ve şöyle der:
''İşte ego budur''

30 Nisan 2012 Pazartesi

Bünyesiz kadın

Bünyemdeki  bütün kölelere;
Paranın kölesi, tutkunun kölesi , kibirin kölesi, iştahın kölesi , kendi  yansımasının kölesi ! Yarın serbestsiniz.
En aptal duruma düşmeye bile razı olan gurura gelince, hala iş başında, asla anlaşmıyor benimle.

Çalışan kadını ezmeğe çalışan sitematik gürüha;  kısır bünyeleriniz bir gün kendinizden hesap soracak ve beğenemeğiniz memeli türünün aklına asla erişemeyeceksiniz. Bu duruma şimdiden ' kraliçenin halka içten ama umarsız el sallaması' modunu takınıyorum. 

Yarın emeğinin karşılığı için bir araya gelenlere:  hayatı hepimiz için biraz daha yaşanılır kılmaya çalışan her adımınızda, denge sizden yana olsun , düşmeyin ve gücünüzden asla şüphe etmeyin.



21 Nisan 2012 Cumartesi

Bir iki üç

Soul Remnants

My awesome cat
With its calm staring eyes
Mingling the thoughts with  the thawed paw down below


Gracefully stepping the mindless hall with the very antient smoke

Nightmeres! Flushed with every sip of the margarita

Deep down a soulful fly , with the wings off to fly