24 Mart 2013 Pazar

Zımbırtı

Öykücülüğe soyunduğum bu günlerde harfleri sadece beni işitenler için klavyeme vurararak kendime soruyorum; Neyim ben? Birine  arkadaş, birine doktor, birine komşu, birine abla ve birine evlat. Sevginin sezgisel gücüyle hepsinin beni kendince sevdiğini biliyorum ama hep o eksik kalan yanımı, görünmeyen yanımı, farkedememelerine arada bir bozuluyorum.

İdari nöbetteyim ve sakin geçiyor. Klavyeye vurmak kolaylaşıyor. İçimden geçeni söylemeye hep kararlı yanım, neden değişime uğradı ve kendine ket vurdu? Sözün işe yaramadığı noktaya beni savuran ne oldu? Ne oldu da 'elma' nın tekrar ağındayım ve savaşıyorum.

Benim adım Elif, bana değen insanların hayatıma kattığı hazine beni ışıldatırken, sıçrayan çamurla da hep başa çıkabilirken , ne oldu da 'başkalaşım' başladı yine? Olduğumla yaptığım arasındaki boşluğa düşmekten kurtulmak için tekrar, 'Benim adım Elif'. 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun?'daki tondan değil ama masal kitabı okunurken bir başlangıç cümlesi hafifliğinde...

Her ne kadar tiyatrosunu seyretmemiş olsam da 'Kadınlık Bizde Kalsın' deyişi geçi geçiveriyor bu aralar içimden sıklıkla. Tam da kimliğimi sorgulama dönemindeyken, dün gece trafik polisine Kadıköy'de takıldım, yanımdaki arkadaşımla. Gece, sürücü kadın, yanındaki erkek olursa, hiç şansınız yok, tarama alanındasınız, o salak düdük kıvamlı zımbırtıyı bana üç kez  üfleten memurun yüzündeki  sırıtışa inadım, gözlerimi şaşıladım her seferinde. Aferin iyi b.. yedim. Bir daha gerekirse hastanede kan vereceğim ama üflemeyeceğim.

İdari nöbetim devam ederken Necati Cumalı'nın 'Yük' adlı öyküsüne dönerek, tuşlara veda ediyorum.